TÜRK YARGISINDA
YAPISAL ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
VE BÖLGE ADLİYE (İSTİNAF) MAHKEMELERİ[1]
Kenan ÖZDEMİR [2] |
Yüksel HIZ [3] |
Yusuf Solmaz BALO [4] |
Adalet Dergisi 21. Sayı
Giriş
1982 Anayasasında kuvvetler ayrılığı ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke uyarınca, yasama işlevi, TBMM’ce (Anayasa md. 7); yürütme işlevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca (Anayasa md. 8); yargı işlevi de, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce yerine getirilir (Anayasa m. 9). Yargı işlevi, Devletin diğer temel işlevlerini oluşturan yasama ve yürütme işlevlerinden, tümüyle ayrı ve özel bir konumdadır.[5]
Anayasanın 2’nci maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde, anayasal çerçevede güvence altına alınmış bulunan bir özgürlük olan hak arama özgürlüğü (Anayasa md. 36); dava açılması veya takipte bulunulması suretiyle kullanılır. Bu nedenle, Devlet, hukuk devleti olmanın bir gereği olarak, hak arama özgürlüğünün etkin bir biçimde kullanımını sağlamanın yanında bu özgürlüğün kullanılacağı mekanizmaları oluşturmak ve işler bir durumda tutmakla da görevlidir.
Ülkemiz yargı örgütünde yer alan yargı yerleri, genel olarak beş grupta toplanmaktadır.[6]
Bunlar,
1. Anayasa yargısı
2. Adlî (Genel) yargı
a. Medenî yargı
i. İlk derece yargı yerleri
– Sulh hukuk mahkemeleri
– Asliye hukuk mahkemeleri
– Diğer (özel) hukuk mahkemeleri
ii. Üst derece yargı yeri; Yargıtay
b. Ceza yargısı
i. Genel ceza yargısı
– İlk derece yargı yerleri
a. Sulh ceza mahkemeleri
b. Asliye ceza mahkemeleri
c. Ağır ceza mahkemeleri
d. Diğer (özel) ceza mahkemeleri
– Üst derece yargı yerleri
a. Yargıtay
b. Anayasa Mahkemesi (Yüce Divan olarak)
ii. Askerî ceza yargısı
– Askerî disiplin ceza yargısı
a. Disiplin mahkemeleri
b. Kararların denetimi itiraz üzerine bir üst derece disiplin mahkemesince yapılır.
– Genel askerî ceza yargısı
a. İlk derece yargı yerleri
i. Askeri mahkemeler
ii. Sıkıyönetim mahkemeleri
b. Üst derece yargı yeri; Askerî Yargıtay
3. Uyuşmazlık yargısı
4. İdarî yargı
5. Seçim yargısı
6. Hesap yargısı[7]
Yargı sistemine ilişkin derecelendirmede, bulundukları yere göre mahkemeler; ilk derece mahkemeler ve üst derece mahkemeler olarak ikiye ayrılmaktadır.
İlk derece mahkemeleri, bir davayı tahkikat ve yargılama yapmak suretiyle, dava konusu kılınan somut olaya kanunları uygulayarak, dava konusu uyuşmazlığı ilk evrede gören ve davayı karara bağlayan yargı yerleridir. İlk derece mahkemeleri birer vakıa mahkemesi, olay mahkemesi, bidayet mahkemesi veya hüküm mahkemesidirler.
İlk derece mahkemelerinin hüküm ve kararlarının, kanun tarafından öngörülmüş bulunan yollara başvuru üzerine, sadece hukuka uygunluk ya da hem hukuka hem de vakıalara uygunluk yönünden doğruluğunu denetlemeye yönelik yargı yerlerine ise, üst derece mahkemeleri denilmektedir.[8]
Yargı sisteminin iki dereceli olduğu ülkelerde, üst derece mahkemesi, genellikle temyiz mahkemesi olup, başvuru yolu da temyiz kanun yoludur. İlk derece mahkemelerinin son kararlarının, sadece hukuka uygunluk bakımından bir üst derece mahkemesince denetlenmesini sağlayan kanun yoluna, “temyiz” denilmektedir.[9] Temyiz incelemesinde, ilk derece mahkemesinin kararı ve hükmün dayandığı yargılama, hukuka uygunluk bakımından bir defa daha incelenmektedir.
Ülkemizde de yargı düzeni genel olarak iki derecelidir. İkinci derece mahkemesi olarak görev yapan üst derece mahkemeleri, Yargıtay ve Danıştay gibi, genelde temyiz mahkemesi işlevi görmektedirler.
Kapsam
Bir davanın, taleplerle belirlenen sınırlar içerisinde ikinci kez yeniden görülüp, gerekiyorsa karara bağlanmasını sağlamaya yönelik olan kanun yoluna “istinaf”, “istinaf kanun yolu” denilmektedir.[10]
İstinaf kanun yolu ile temyiz kanun yolu arasındaki farkları şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Temyiz, ülke genelinde, aynı veya benzer olaylarda hukuk kurallarının aynı şekilde uygulanmasını ve bu suretle hukuk birliğinin sağlanmasına yöneliktir. İstinaf ise, somut olay bakımından adaletin sağlanmasına yöneliktir.
2. Temyiz incelemesi kapsam itibariyle sadece hukuka uygunluk denetimi ile sınırlıdır; ilk derece mahkemesinin vakıaları ve delilleri takdiri bu bağlamda denetlenemez. İstinafta ise, hukuka uygunluk denetiminin yanı sıra, ilk derece mahkemesinin vakıaları ve delilleri takdiri de denetlenmektedir.
3. Temyiz incelemesinde, kural olarak inceleme dosya üzerinden yapılır. İstinafta ise kural, duruşmalı incelemedir.
4. Temyiz incelemesinde yeni vakıa ve yeni delil getirilemez. Bu yasaktır. İstinafta ise, kanunun belirlediği sınırlar içinde dava ikinci kez görüldüğünden, yine kanunun tespit ettiği sınırlar içinde, yeni vakıa ve yeni delil getirilmesi mümkündür.
5. Temyiz kanun yolunda, temyiz sebebi göstermek zorunlu olmadığından, temyiz mahkemesi de tarafların ileri sürdüğü sebeplerle bağlı değildir. İstinafta ise, istinaf sebeplerinin gösterilmesi zorunlu olduğundan, istinaf incelemesi bu sebeplerle sınırlı olarak yürütülür.
6. Temyiz incelemesi sonucunda, ilk derece mahkemesi kararında hukuk kuralının yanlış uygulandığı saptanırsa, ilk derece mahkemesi kararı bozularak dosya yeniden görüşülmek üzere ilk derece mahkemesine geri gönderilir. İstinafta ise, istinaf mahkemesi, olaya uygulanan hukuk kuralının yanlış olduğunu tespit ederse, ilk derece mahkemesi kararını kaldırarak, kendisi yeniden bir karar ihdas eder.[11]
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 10’uncu maddesinde; herkesin kendisine yöneltilen bir suçlamanın saptanmasında, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkemede ve adil bir şekilde görülmesi hakkına sahip olduğu; yine aynı anlamda olmak ve medenî hak ve yükümlülükleriyle ilgili anlaşmazlıkların çözümlenmesi de dahil olmak üzere, AİHS’nin 6’ncı maddesinde, herkesin tarafı bulunduğu hukuk uyuşmazlıkları ve kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının görülmesini istemek hakkına sahip bulunduğu hükmüne yer verilmiştir.
Bu bağlamda, hakların ve özgürlüklerin güvencesi olan, yargılamayı yapacak mahkemelerin yetkilerini belirleyen 1982 Anayasasının 9’uncu maddesinde, yargı yetkisinin, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı ifade edilmektedir.
Bilindiği üzere, yargılama süreci bir sistemdir. Bu sistem, uyuşmazlık ve çekişme hakkında verilecek hüküm kesinleşinceye kadar birden çok evreleri ve sistem araçlarını kapsamaktadır. Yargılamanın bu özelliği, temelde, gerçeğe ulaşarak adlî hataları önlemek amacına dayanmaktadır.
Evrelerden birisi, “kanun yolu” adı verilen “denetim muhakemesi”dir. Esasta denetim muhakemesinin en önemli evresini oluşturan temyiz yolunda, doğrudan öğrenme yargılaması yapılmaz. Temyiz üzerine verilecek hüküm, sadece hukuka aykırılığı denetler.
Bu nedenle, maddî ve hukukî gerçeklere ulaşmak ve adlî hataları gidermek bakımından, uyuşmazlık ve çekişmenin maddî olay, yani ispat yönünden ve hukuka aykırılık açısından uygun bir sonuca bağlanıp bağlanmadığını denetleyen ve temyiz yolundan önce gelen ayrı bir kanun yoluna ihtiyaç olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Bazı ülkelerde, yargılama faaliyeti ile görevlendirilmiş bulunan ilk derece mahkemelerinin kararlarını inceleyen üst derece mahkemeleri vardır. Bu ülkelerde iki dereceli yargı teşkilâtı, hak arama hürriyetinin yeterince gerçekleştirilmiş sayılması için zorunlu görülmektedir.
İlk derece mahkemelerince verilen kararların olaylara, hukuka ve usule uygunluğunu denetlemek görevini yüklenmiş olan ikinci derecedeki mahkemeler, bazı ülkelerde iki, Almanya, Fransa, İsviçre, İsveç, İtalya, Avusturya, Yunanistan, Danimarka, Belçika, Hollanda, İskoçya, Norveç,[12] İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi bazı ülkelerde de[13] üç kademede görev yapmaktadırlar.
Romano–Germanique hukuk ailesinin içindeki hemen hemen tüm ülkelerde üst (istinaf) mahkemeleri bulunmaktadır.[14]
Ülkemizde bugün itibarıyla hukuk ve ceza mahkemeleri; ilk derece mahkemesi ve üst derece mahkemesi olmak üzere iki derecelidir.
İlk derece mahkemesi, davaya ilk kademede bakan yargı organıdır; bu mahkeme tahkikat ve yargılama yapar ve somut uyuşmazlığa kanunları uygulayıp hüküm verir. Onun içindir ki, ilk derece mahkemelerine, hadise (olay, vakıa ya da hüküm) mahkemesi de denilmektedir.[15]
Üst derece mahkemesi ise, Türkiye’de Yargıtaydır. Kararların hem hukuka, hem de olaylara uygunluğu, 4.2.1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ile kurulan Yargıtay tarafından denetlenmektedir. İlk derece mahkemesinde dava görülüp hüküm (karar) verildikten sonra, temyiz yoluna müracaat edilmek suretiyle hüküm ve hükmün dayandığı yargılama, hukuka ve kanuna uygunluk açısından üst derece mahkemesi olan Yargıtay tarafından bir defa daha incelenmektedir.
Yargıtay, ilk derece mahkemeleri ile kendi arasında süzgeç görevini yapacak bir ara mahkemesi bulunmadığı için her iki görevi, yani hem içtihat oluşturmak hem de istinafı yürütmek durumunda kalmıştır. Oysa, Yargıtayın örgütlenme yapısı, çalışma esas ve usulleri, uyuşmazlığın–davanın vakıa boyutunu inceleme, tespit etme, tahkik etmeye imkan vermemektedir. Esas itibarıyla, bulunduğumuz coğrafyanın genişliği, nüfusun yapısı ve dava sayısı dikkate alındığında, bunun gerçekleştirilmesi yasal olarak mümkün olmakla birlikte, fiilen imkânsızdır. Bu gerçeğin kabulü ile ülkemizde, 1924 yılında istinaf mahkemelerinin kaldırılması üzerine, davanın vakıa boyutunu inceleyememenin ortaya çıkaracağı sorunları kısmen olsun giderebilmek amacıyla, bugün yalnızca İsrail ve Türkiye’de bulunan “Karar Düzeltme” müessesesi adlî yargı sistemimize dahil edilmiştir.
Gelinen aşamada, Yargıtayın içtihat mahkemesi olma niteliğinin korunması, yargılamanın güvenli ve hızlı bir şekilde sonuçlandırılması bakımından, istinaf kanun yolu incelemesini yapmak üzere bölge adliye mahkemelerinin kurulması bir ihtiyaç hâline gelmiştir.
Bugün için, hemen hemen tüm ülkelerde davalar, ilk dereceden sonra, ikinci derecede, üst mahkeme ya da istinaf mahkemesi olarak adlandırabileceğimiz bir yüksek mahkemede, sadece hukuka ve kanuna uygunluk açısından değil, somut uyuşmazlıkta doğru ve adil karar verilmiş olup olmadığını denetlemek için yeniden müzakere edilip görülmekte, Yargıtayın karşılığı olan yüksek mahkemeler ise, birer içtihat mahkemesi görevini yapmaktadır.
Bu sistemlerde yargı, üç dereceli olup, ilk derece ile temyiz kademesi arasında istinaf kademesi denilen ikinci derece yer almaktadır.
Birleşmiş Milletler New–York Sözleşmesinde istinaf yolu, olayın doğru olup olmadığının ikinci kez duruşmalı incelenmesi olarak belirtilmiştir.[16] Bu itibarla istinaf, bir kanun yoludur.
İşe ilk defa bakan mahkemenin verdiği son karar, yani yaptığı maddî tespitler ve bunlara bağladığı hukukî sonuçlar ile uyguladığı muhakeme hukuku normları, bir başka ve üst yetkili mahkemece öğrenme muhakemesi yapılarak kontrol ediliyor ve gereken hallerde ilk son karar ıslah ediliyorsa, yapılan muhakemenin istinaf olduğu kabul edilmektedir.[17]
Ülkemizde, istinaf derecesinin, yani üst mahkemelerin bulunmaması nedeniyle Yargıtayın sürekli biçimde bir derece mahkemesi gibi çalıştığı, oysa Yargıtayın görevinin hukuk yaratmak ve yurt düzeyinde içtihat birliği sağlamak olduğu, Yargıtayın görevinin hukuk sorunlarını çözümlemek olduğu, olgu sorunlarının onun yetkisi dışında bulunduğu bir gerçektir.[18]
Adlî yargı ilk derece mahkemelerince verilen kararların, bölge adliye mahkemeleri tarafından ispat ve hukuka uygunluk yönlerinden ve Yargıtay tarafından ise sadece hukuka uygunluk bakımından incelenmesini sağlamak; Yargıtayın, bir içtihat mahkemesi olarak işlevini sürdürebilmesini sağlamak amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda hazırlanan ve ilgili bakanlık, yüksek mahkemeler, üniversiteler, kurum ve kuruluşlar ile bilim adamlarının görüşlerinin alınması ve Adalet Komisyonunda değerlendirilmesinden sonra TBMM’ye sunulan kanun tasarılarından “bölge adliye mahkemeleri”nin kuruluşu ve teşkilât yapısını düzenleyen “Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun Tasarısı”[19] ile özel hukuk yönünden istinaf kanun yoluna ilişkin usul hükümlerini içeren “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”[20] TBMM tarafından kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Bu çalışmada, genel olarak istinaf yargılaması, bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) kavramları, istinafın Türkiye’de ki tarihçesi üzerinde durulmuş, 5235 sayılı Kanun ile 5236 sayılı Kanunla değişik 1086 sayılı HUMK’da yer alan hükümler ile hâlen TBMM gündeminde bulunan ve istinaf yargılamasına yönelik kanun tasarılarında yer alan bölge adliye mahkemelerinin örgütlenme şekli, mahkemelerin oluşumu, kurulması, teşekkülü, çalışma usul ve esasları, bu mahkemelerde ve başsavcılıklarda görev alacak hâkim ve savcıların nitelikleri ile Yargıtay üyelerinin bu mahkemelerde görev alma hususları üzerinde durulacak ancak, bu mahkemelerde uygulanacak yargılama hukuku kuralları üzerinde durulmayacaktır.
Ayrıca, istinaf mahkemelerinin Türkiye’de 1924 yılında kaldırılması nedeni ile istinaf mahkemelerinin ülkemiz bakımından kurulmasının leh ve aleyhindeki görüşler kısaca belirtilmiş, gelinen aşamada, ülkemizin ve adlî yargı örgütümüzün imkânları ile sistemin koşulları göz önünde bulundurulmak suretiyle bu mahkemelerin kurulması hususu değerlendirilmektedir.
Terim sorunu
Hüküm mahkemesi tarafından verilen kararın (hükmün), maddî ve hukukî bakımdan bir başka makam tarafından incelenmesine verilen isim farklılıklar göstermektedir.
Roma hukukunda önceleri “halka başvurma (provocatio ad populum)” terimi kullanılıyorken,[21] İmparatorluk devrinde, krala yapılan bir çağrı anlamında “appellatio” tabiri kullanılmıştır.[22]
Türk doktrininde, bu mahkeme için farklı terimlerin kullanıldığı görülmektedir. “Üst mahkeme” terimi kullanıldığı gibi,[23] “istinaf mahkemesi” teriminin kullanıldığı da görülmektedir.[24]
Usulü Muhakematı Cezaiye Kanunu ile 1932 yılında hazırlanan Kanun Tasarısında “istinaf” terimi benimsenmişken, 1952, 1963, 1977 ve 1978 yıllarında hazırlanan Kanun Tasarılarında “üst mahkeme” terimi tercih edilmiştir.[25]
5235, 5236 ve 5271[26] sayılı Kanunlarda ve halen TBMM Genel Kurulu gündeminde bulunan kanun tasarılarında, hüküm mahkemesi tarafından verilen hükmün (kararın) maddî ve hukukî bakımdan yeniden incelenmesini yapacak mahkeme bölge idare mahkemeleriyle de paralelliğin sağlanması amacıyla “bölge adliye mahkemeleri” olarak isimlendirilmiştir.
Öte yandan, bu mahkemelere yapılacak başvuru, kanun yolu başvurusu olarak kabul edildiğinden dolayı, kanun yolu da Yargıtay ve “temyiz kanun yolu” ilişkisinde olduğu gibi “istinaf kanun yolu” olarak isimlendirilmiştir.
I. Türkiye’de istinafın tarihçesi
A. İstinaf mahkemelerinin kurulması ve kaldırılması
Ülkemizde istinaf yargılaması, 27 Cemaziyelahır 1296 tarihli (1879) “Mahakim–i Nizamiyenin Teşkilâtı Kanunu” ve 1808 Fransız Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu tercüme edilmek suretiyle tedvin olunan 5 Recep 1296 tarihli Usulü Muhakemat–ı Cezaiye Kanunu ile başlamıştır.[27]
Sözü edilen “Muvakkat Kanun”, ayrı bir istinaf mahkemesi kurmak yerine bu görevi ağır ceza ve asliye mahkemelerine vermişti. Ancak, bu mahkemelerin asıl görevlerinin yoğunluğu ve ağırlığı karşısında “istinaf” görevlerine yeterli zaman ayıramamaları sonucunda biriken iş ve davalar, içinden çıkılamaz derecede çoğalmış olduğundan, istinaf yargılamasından beklenen fayda elde edilememiştir.
Ancak, 24 Nisan 1924 yılında çıkarılan 469 sayılı “Mehakimi Şer’iyenin İlgasına ve Mehakimin Teşkilâtına Ait Ahkâmı Muaddil Kanun” ile şeriye mahkemeleri kaldırılırken istinaf mahkemeleri de kaldırılmış ve adlî yargı mahkemeleri hukuk ve ceza mahkemeleri olarak yeniden kurulmuştur.
İstinaf mahkemelerinin kaldırılmasının nedenleri kısaca şunlardır
1. İstinaf mahkemelerinin yurt sathına sistemli bir şekilde yayılamayıp sadece büyük şehirlerde kurulmuş olması.
2. Ehil hâkim bulunmaması. Hukuk mezunu sayısı az olduğu için, istinaf mahkemelerine zabıt kâtipliğinden, hatta mübaşirlikten gelme kıdemli hâkimler atanıyor; ilk derece mahkemelerinde ise hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş genç hâkimler bulunuyordu. O kadar ki, 1920’li yıllarda Temyiz Mahkemesi çoğunlukla ilk derece mahkemesi kararlarını doğru bulmakta, istinaf mahkemesi kararlarını ise bozmaktaydı.[28]
3. Ehil hâkim eksikliği ve sınırlı yerlerde kurulmuş olması nedeniyle istinaf mahkemelerinin, adaletin süratle dağıtımına engel olduğunun görülmesi.
4. İstinafta ilk yargılamanın tekrarlanmış olması sebebiyle işlerin yine birikimine yol açması.[29]
B. Yeniden kurulması yönünde yürütülen çalışmalar
1. Beş yıllık kalkınma plânlarında istinaf mahkemeleri
Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânından başlayarak kalkınma plânlarında istinaf mahkemeleri ve yargılamasıyla ilgili hükümlere yer verildiği görülmektedir.
a. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1973–1977)
Üçüncü beş yıllık kalkınma plânında istinaf mahkemeleriyle ilgili olarak doğrudan bir ifadeye yer verilmemiş, ancak “İlkeler ve Tedbirler” bölümünün 2090’ıncı paragrafında;
“Aşağıda belirlenen hedefler yönünde adalet reformu çalışmalarına Üçüncü Plân Dönemi başında başlanacaktır.
1. Adalet hizmetleri, hızlı, nitelikli, tutumlu, verimli ve inandırıcı bir seviyeye çıkarılacaktır.
2. Adalet sistemi, gelişip değişen ihtiyaçları karşılayacak şekilde kendini yenileyebilecek dinamik ve esnek bir yapıya kavuşturulacaktır.
3. Adalet kesimi, Anayasa ilkelerinin gereklerine uygun bilgi ve teknik olanaklarla donatılacak, sosyal problemleri azaltmaya ve var olanları da dar çerçevede tutacak seviyeye yükseltilecektir.”[30]
Denilmiştir.
b. Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1978–1982)
Türkiye’de kalkınma plânlarında ilk olarak Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Plânında açıkça istinaf mahkemelerine yer verilmiştir.
Plânın “Reformlar” başlıklı İkinci Bölümünün “Adalet Reformu” başlığının “1. Plânlı Dönemde Gelişmeler” kısmında “Adalet hizmetlerini hızlı, nitelikli ve verimli bir düzeye çıkarmak Adalet Reformunun amacı olmuştur.” denilmiştir.
Ayrıca, Plânın “İlkeler ve Tedbirler” kısmında “Mahkemeler Kuruluş Kanunu ile Hâkimlik ve Savcılık Staj Müessesesi Kanunu bir an önce çıkartılacaktır. İstinaf mahkemeleri kurulacaktır.” ifadesine yer verilmiştir.
c. Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1985–1989)
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında da istinaf mahkemelerinin kurulmasının gerekliliğinin açıkça belirtildiği görülmektedir.
Plânın Beşinci Bölümünün “Adalet Hizmetleri” başlıklı kısmında “Yargıtayın ağır iş yükünün hafifletilmesi ve içtihat mahkemesi olarak görev yapmasını sağlamak amacıyla ilgili yasalarda değişiklikler yapılacak ve üst mahkemeler kurulması gerçekleştirilecektir.” ifadesine yer verilmiş, ayrıca senelik programların “Durum” bölümlerinde üst mahkemelerin kurulmasıyla ilgili olarak tespit ve yapılacaklar açıklanmıştır.[31]
d. Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1990–1995)
Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Plânında istinaf mahkemelerinin kurulmasından açıkça söz edilmediği görülmektedir. Ancak 1990 Yılı Programının “Adalet Hizmetleri”nin “Durum” bölümünde “Yargıtayın iş yükünü hafifleterek bir içtihat mahkemesi şeklinde görev yapmasını sağlayacak “Üst Mahkemeler Kanunu Tasarısı” ile “Adli Yargı Mahkemeleri Teşkilât Kanunu Tasarısı” üzerinde çalışmalar sürdürülecektir.” denilmiş, ayrıca Plânın “Tedbirler” başlıklı bölümünde “Adli Yargı Mahkemeleri Kuruluş Kanunu Tasarısı ile Yargıtayın iş yükünü hafifleterek bir içtihat mahkemesi şeklinde görev yapmasını sağlayacak Üst Mahkemeler Kanunu Tasarısı TBMM’ye sunulacaktır.” ifadesine yer verilmiştir.[32]
e. Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı (1996–2000)
Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında da istinaf mahkemelerinin kurulacağı açıkça ifade edilmektedir.
Plânın “B– Adalet ve Güvenlik Hizmetleri” başlıklı kısmının “Amaçlar, İlkeler ve Politikalar” bölümünde, “Yargıtayın iş yükünü azaltarak, bir içtihat mahkemesi halinde çalışmasını sağlamak amacıyla üst mahkemeler/istinaf mahkemeleri kurulacaktır.” Denilmektedir.[33]
f. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plânı (2001–2005)
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plânında da istinaf mahkemelerinin kurulacağı açıkça ifade edilmektedir.
Plânın “Kamu Hizmetlerinde Etkinliğin Artırılması” başlıklı Dokuzuncu bölümünün “II. Adalet Hizmetlerinde Etkinlik” alt başlığında mevcut durum olarak “İlk derece mahkemeleri ile Yargıtay arasında üst mahkemeler (istinaf mahkemeleri) bulunmadığından, Yargıtayda maddî olgular yeniden değerlendirilmekte ve içtihat oluşturma görevi tam olarak yerine getirilememektedir.” ifadesine yer verilmiş, “c. Hukuki ve Kurumsal Düzenlemeler” başlığı altında ise ilk derece adliye mahkemeleri ile Yargıtay arasında üst mahkemelerin kurulmasını sağlamak amacıyla yasal düzenleme yapılacağı belirtilmiştir.[34]
C. TBMM tarafından kabul edilen kanunlar
Bilindiği üzere, bölge adliye mahkemelerinin kurulmasına yönelik olarak Adalet Bakanlığı tarafından başlatılan çalışmalar belirli bir aşamaya gelmiş ve Mahkeme Teşkilâtına İlişkin Kanun Tasarısı[35] ve 1086 sayılı HUMK’nda değişiklik yapan Kanun Tasarısı[36] ile CMUK’u baştan aşağı değiştiren ve yerine yeni bir kanunun yürürlüğe konulmasını öngören kanun tasarısı[37] TBMM tarafından kabul edilerek kanunlaşmıştır.[38]
D. Konuyla ilgili kanun tasarıları
Adlî yargıda istinaf yargılamasını gerçekleştirmek üzere, Adalet Bakanlığı tarafından, yüksek mahkeme üyeleri, bilim adamları, uzmanlar ve bakanlık yetkililerinden oluşturulan komisyonlar tarafından hazırlanan kanun tasarıları TBMM Başkanlığına sunulmuştur.
26.9.2004 tarihli ve 5235 sayılı “Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun” ile 26.9.2004 tarihli ve 5236 sayılı “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” dışında askerî yargı hariç olmak üzere adlî yargıda istinaf yargılamasıyla ilgili olarak hazırlanan kanun tasarıları ise şunlardır:
1. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısı.
2. İcra ve İflâs Kanunu ile Cezaevleriyle Mahkeme Binaları İnşası Karşılığı Olarak Alınacak Harçlar ve Mahkûmlara Ödettirilecek Yiyecek Bedelleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı.
3. İş Mahkemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı.
E. Yargıtay bakımından gelişme–Yargıtayın durumu
Anayasanın 154’üncü maddesine göre Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunlarda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmakla görevlidir.[39]
Yargıtayda hâlen, 21 hukuk ve 11 ceza dairesi bulunmaktadır. Yüksek Mahkemede 250 yüksek dereceli hâkim, 448 Yargıtay tetkik hâkimi ve 137 Yargıtay Cumhuriyet savcısı görev yapmaktadır.
Yargıtay, Fransız Temyiz Mahkemesi modeli esas alınarak düzenlenmiştir. Bugün Fransız Temyiz Mahkemesinde beş hukuk dairesi, bir ceza dairesi olmak üzere toplam altı daire ve birinci başkanla birlikte 91 üye görev yapmaktadır.
Tarihsel sürecine bakıldığında, Fransız Temyiz Mahkemesi, 1790 yılında bir hukuk dairesi, bir ceza dairesi ve bir de istida dairesi olmak üzere üç daireden müteşekkildi ve 42 üye ile çalışıyordu. 200 yılda Fransız Temyiz Mahkemesi, üç daireden altı daireye, 42 üyeden 91 üyeye çıkarken; 1921 yılında Sivas’ta kurulan Muvakkat Temyiz Heyeti, hukuk, ceza ve istida dairesi olmak üzere üç daireden, daha sonra 1924 yılında Eskişehir’de kurulan temyiz mahkemesi hukuk, ceza, istida, sulh daireleri olmak üzere toplam 4 daireden oluşurken, bugün 32 daireye çıkmış bulunmaktadır.
Diğer bir deyişle, her iki ülkenin nüfusu birbirine hemen hemen yakın olduğuna göre (65–70 milyon) bizde ne eksiktir ki, Fransa’da daire sayısı iki asırda iki misli artarken, bizde 75 yılda[40] 8 misli artmıştır.
Bu açıdan bakıldığında, adlî yargı bakımından iki ülkenin hukuk düzeni arasındaki tek farkın, Fransa’da mevcut olan istinaf mahkemelerinin bizde bulunmaması olduğu görülür.
Bölge adliye mahkemelerinin kurulmasıyla Yargıtay, asli görevini yapabilecektir. Çünkü bugün ülkemizde, istinaf mahkemeleri mevcut olmadığı için, Yargıtay adeta istinaf mahkemesi görevini de yapmaktadır. Ancak, Yargıtay böyle bir görevi yerine getirmek için tasarlanmamış olduğundan, zaman içinde oluşan bu durum Yargıtayın iş yükünü büyük ölçüde artırmış ve Yüksek Mahkeme, asli görevi olan hukuk birliğinin sağlanması görevini yerine getiremez hâle gelmiştir. Kaldı ki, Yargıtayın, bir istinaf mahkemesi gibi çalışabilmesi de düşünülemez. Çünkü, bir kontrol mahkemesi olarak tasarlanmış bulunan Yargıtay, uyuşmazlığı tekrar görüp müzakere eden bir derece mahkemesi olarak görev yapabilmek için, gerekli araçlarla da donatılmamıştır; örneğin Yargıtay tanık dinleyemez, dava konusu taşınır ya da taşınmazı görüp inceleyemez, keşif yapamaz, sadece dosya üzerinde karar verir.
Şu hâlde, mevcut şartlar altında Yargıtayın istinaf benzeri faaliyeti de her zaman tatminkâr sonuçlara götürmeyebilir. Yargıtay bugüne kadar bu ağır yükü kaldırabilmişse, bu tamamen Yargıtay üyelerinin, tetkik hâkimlerinin ve Yargıtay Cumhuriyet savcılarının büyük özverileriyle olmuştur. Ancak, bu durumun devam etmesini beklemek mümkün değildir. Gerekli önlemler alınarak Yargıtayın hukukun ülke dahilinde aynı şekilde uygulanmasını sağlamak yönündeki aslî amacını tam olarak gerçekleştirebilmesine imkân tanımak lazımdır. Bu görev aslında yasama görevine sıkı sıkıya bağlıdır; çünkü Yargıtay, hukukun ülke içinde aynı şekilde uygulanmasını sağlamak suretiyle, aslında, kanun koyucunun yani TBMM’nin iradesinin bütün ülkede aynı şekilde anlaşılmasını ve uygulanmasını sağlamış olmakla görevlidir.
İstinafa ihtiyaç vardır diye Yargıtaya istinaf görevi vermek, onu Yargıtay olmaktan, içtihat makamı olmaktan çıkarıp istinaf mahkemesi yapmak demektir.[41]
Yargıtayın dosya adedi ve iş yükü bakımından içinde bulunduğu güç durumdan çıkmasını sağlayacak, bütün hukuk sistemlerinde kabul görmüş kalıcı ve rasyonel tedbirler alınmadığı takdirde, Yargıtay dairelerinin sayısı sürekli olarak artacak ve sonuçta, bırakınız ülke içinde içtihat birliğinin sağlanmasını, bizatihi Yargıtay içinde içtihat birliğinin gerçekleştirilmesini sağlamak gerekecektir.
Bugün ülkemizde, ekonomi kadar hukuk sorunu da vardır. Bu sorunun bir bütün olarak ele alınması lazımdır. “Önce mevcudu düzeltelim, ondan sonra bölge adliye mahkemelerini düşünürüz” şeklindeki bir yaklaşım sathi kalmaktadır. Çünkü bölge adliye mahkemeleri kurulup, kurumlar münhasıran aslî görevlerini yapar hâle getirilmeden, mevcudun düzeltilmesi mümkün değildir.
Bu açıdan bakıldığında, bölge adliye mahkemelerinin kurulmasını sağlayacak kanun çalışmaları ideolojik ya da siyasî hiçbir boyutu bulunmayan, bütün Dünyada asırlardır uygulanan tamamen, teknik bir yöntemin hukuk sistemimize dahil edilmesi gayretleridir ve adliye reformunun en önemli unsurlarından birisini teşkil etmektedir.
II. Bölge adliye (istinaf) mahkemeleri hakkında ileri sürülen görüşler
İstinaf mahkemelerinin gerekliliği ve yeniden kurulması konusunda değişik fikirler ileri sürülmüştür. Ülkemiz bakımından, özellikle 1924 yılında istinaf mahkemelerinin kaldırılmasından sonra bu mahkemelerinin yeniden kurulması veya kurulmaması gerektiği hususunda değişik fikirler ileri sürülmüştür.
A. Bölge adliye (istinaf) mahkemelerinin aleyhinde ileri sürülen görüşler
İstinaf mahkemelerinin aleyhinde olanların fikirlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
1. İstinafın tarihi gelişimi incelenirse görülür ki tarihte, bilhassa orta çağdan sonra, istinaf, mahallî kaza mercilerini zayıflatmak için bir vasıta olarak kullanılmıştır. Merkezîleşme tamamlandıktan sonra istinaf, merkezi hükümetin o mahallerde temsiline hizmet etmiştir. Bu sebeple, istinaf, hukukî olmaktan ziyade siyasî maksatla kurulmuştur.[42]
2. İstinaf mahkemelerinin bir çok ülkede bulunması, tarihi zaruretler veya istinafın hakiki mahiyetinin henüz anlaşılmadığı devirlerde iyi bir müessese zannedilerek kurulmuş olmasından ileri gelmektedir. Yine aynı memleketlerde, istinafın kaldırılması veya mahiyetini tamamıyla değiştirmeye yönelen çalışmalar da vardır.[43]
3. İlk derece mahkemesi hâkimlerinin mahallî tesirler altında kalabilecekleri şeklindeki mütalâa hukukî sayılamaz. Kural, mahkemelerin iyi hâkimlerden müteşekkil olmasıdır. Mahallî tesirlere kendisini kaptırmamak her derecedeki hâkimde aranan bir vasıftır. Sorun, mahkemenin derecesinden ziyade, istinaf ve Yargıtay da dahil olmak üzere buralarda görev yapan “insan” sorunudur.
4. İlk derece mahkemelerince verilen kararlara karşı istinaf mahkemelerine yapılacak başvurular çok olacağından dolayı, istinaf mahkemelerinin buna ayıracakları vakit, ilk derece mahkemelerinden pek fazla olamayacaktır. Özellikle, istinaf mahkemelerinin sayısının az olması durumunda bu sorun kendini iyice gösterecektir.
5. İlk derece mahkemelerinin üstünde istinaf mahkemelerinin bulunuşunun ilk derece mahkemesi hâkimlerini daha titiz ve dikkatli olmaya sevk edeceği hakkındaki görüş bir dereceye kadar geçerlidir. Fakat, istinaf mahkemelerinin denetiminden doğacak mahzurlar karşısında bu mütalâanın değeri zayıflamaktadır. Hâkimi korkutan şey bir üst mahkemenin mevcut olması değil, haksızlık etmek endişesidir.
6. Davanın iki defa görülmesinin teminat olduğu noktası doğrudur fakat, bu teminat, istinaf mahkemelerinde görev yapan hâkimlerin daha bilgili olması sebebiyledir ve davaların tamamen tekrarı halinde bahis konusudur. İlk mahkeme hâkimlerini bilgili yapmakla, birinci mesele mesnetsiz kalacaktır. Bilgili olmayan kimseyi hâkim yapıp davaların başından itibaren sürüncemede bırakılmasına müsaade etmek zaten doğru değildir. Bundan başka, istinafın bir teminat olması için davaların tamamen tekrarlanması gerekir. Halbuki, istinafı kabul eden memleketlerde davalar tamamen terk edilmediği gibi çok defa eski zabıtların okunması ile yetinilmektedir.
7. İstinafın mevcudiyetinin Yargıtayın işini azaltacağına şüphe yoktur. Ancak, Yargıtayın iş yükünü azaltmak amacıyla istinaf mahkemeleri kurulmamalıdır. Bunun için başka yollar da vardır. Temyiz incelemesinin, ileri sürülen sebeplere inhisar ettirilmesini sağlamak bunların başında gelir. Tatbikatta Yargıtayın hukukî olmayan işlere de karışması ve bu yoldan kararları bozması işin sürüncemede kalmasına ve Yargıtaya gelen işlerin çoğalmasına sebep olmaktadır.
8. İstinaf mahkemelerinin kurulması esasen çok uzun sürmekte olan davaların görülmesini daha çok uzatacaktır.[44], [45]
B. Üst mahkemelerinin lehinde ileri sürülen görüşler
İstinaf mahkemelerinin lehinde olanların düşüncelerini de şu şekilde özetleyebiliriz:
1. Tarihin her devrinde, gelişmiş ülkelerde istinaf mahkemesi yerini muhafaza etmiştir ve hâlen de muhafaza etmektedir.
2. İlk derece mahkemelerinde görev yapan hâkimler ve diğer adliye görevlileri mahallî tesirler altında kalabilir. Halbuki daha çok il merkezlerinde kurulması düşünülen istinaf mahkemeleri mahallî tesirlerden uzak karar verecektir.
3. Dava istinaf mahkemesine gelinceye kadar meseleler yavaş yavaş olgunlaşır. Bu durum, istinaf mahkemelerinin muayyen noktalar üzerinde mesaisini ve dikkatini toplayabilmesi imkânını sağlar.
4. İlk derece mahkemelerinin üstünde istinaf mahkemelerinin bulunuşu ilk derece mahkemesi hâkimlerini daha titiz ve dikkatli olmaya sevk eder. İstinaf mahkemelerinin murakabesi davanın eksik soruşturma ile istinaf mahkemesinin önüne getirilmesine mâni olur, keyfi hareketleri önler.
5. İstinaf mahkemelerinde dava ikinci defa görüleceğinden, istinaf mahkemeleri adalet için de taraflar için de ikinci bir teminat teşkil eder.
6. İstinaf mahkemelerinin mevcudiyeti, Yargıtayın işini azaltır. Bunun tabiî bir sonucu olarak, Yargıtay, işleri lâyık olduğu şekilde incelemek suretiyle gerçek manada içtihat mahkemesi görevini yerine getirme imkânına kavuşur.
7. İstinaf mahkemeleri, ilk derece mahkemelere nazaran daha fazla hâkimden kurulur. Bu hâkimler, ilk derece mahkemesi hâkimlerine nazaran daha olgun, tecrübeli ve bilgilidirler ve adaleti daha iyi bir şekilde tevzi ederler.
8. Halk, müdafaa için uzak yerlerden Yargıtayın bulunduğu Ankara’ya gelmek külfetinden kurtulur; halk için kendisine daha yakın olan istinaf mahkemesinde hakkını daha kolay bir şekilde müdafaa eder.[46]
III. Türkiye bakımından görüşlerin değerlendirilmesi
A. Genel olarak
İstinaf mahkemelerinin ülkemiz için de gerekli olduğu ancak, bugün için istinaf mahkemelerinin kurulmasının erken olduğu, bu mahkemelerin kurulabilmesi bakımından öncelikle aşağıdaki şartların sağlanması gerektiği belirtilmektedir:
1. İlk derece mahkemeleri bilgili, kaliteli, tecrübeli ve ehil hâkimlerle teçhiz edilmelidir.
2. İlk derece mahkemeleri bilgili, kaliteli, tecrübeli ve ehil kâtiplerle teçhiz edilmelidir.
3. Davaların uzamasına engel olunmalıdır.
4. Yargıtay kararlarının muntazaman yayımı sağlanmalıdır.
5. İlk derece mahkemelerinin hukukî gelişmelerden bilgi sahibi olması sağlanmalıdır.
6. Yargıtayın işlerini azaltmak için önlemler alınmalıdır.[47]
Sayın Kuru’nun istinaf yargılamasının olmazsa olmazı olarak belirttiği yukarıda belirtilen hususlar karşısında Türkiye’nin durumu nasıldır?
B. Mevzuat değişikliği çalışmaları
Kanunlaşanlar
21. yüzyıl ile birlikte ülkemizde büyük bir hukuk reformu hareketi görülmektedir. Anayasanın bir çok maddesinde 2001 ve 2002 yıllarında üç önemli değişiklik yapılmıştır. 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanun, 21/11/2001 tarihli ve 4720 sayılı Kanun ile 27/12/2002 tarihli ve 4777 sayılı kanunlarla Anayasada değişiklik yapılmıştır. 2004 yılında da 5/7/2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanunla Anayasanın bazı maddeleri değiştirilmiştir.
Anayasada yapılan değişikliklere uyum sağlanması ve Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı çerçevesinde yapılması gerekli tedbirlerin yerine getirilmesi amacıyla kamuoyunda “uyum kanunları” olarak adlandırılan dokuz kanun kabul edilmiştir. Bu kanunlarla, mevzuatta yer alan yaklaşık 30 kanunda değişiklik yapılmıştır. Yapılan değişikliklerle, insan hakları ve Avrupa Birliğine uyum konusunda önemli yenilikler getirilmiştir.
Belirtmek gerekir ki, çağın gelişmelerine uygunluğun sağlanması amacıyla, bu dönemde temel kanunlar üzerinde yürütülen çalışmaların bir kısmı kanunlaşmış, bir kısmı üzerinde yürütülen çalışmalar ise halen devam etmektedir.
Bu bağlamda;[48]
■ 15/1/2004 tarihli ve 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur.
■ 7/1/2004 tarihli ve 5036 sayılı Kanunla, 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 1’inci maddesinde yapılan değişiklikle, Büyükşehir belediyeleri hudutları içerisinde kalan ilçeler ile Büyükşehir belediyesi hudutları dışında kalıp merkez nüfusu 100.000’in üzerinde bulunan ilçelerde çocuk mahkemelerinin kurulabilmesi sağlanmıştır.
■ 12/2/2004 tarihli ve 5092 sayılı İcra ve İflâs Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla; sosyal ve ekonomik koşullardaki değişiklikler nedeniyle, aslında ekonomik hayatlarını devam ettirmesi mümkün olan sermaye şirketlerinin, muaccel para borçlarını ödeyememeleri ya da mevcut ve alacaklarının borçlarını karşılayamaması nedeniyle, ekonomik varlıklarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaları ve bu tehlikenin, borçlarını olduğu kadar alacaklarını tahsil edememe durumunda kalan alacaklıları ve işini kaybetme tehlikesine maruz kalan işçileri de tehdit etmesi, bu tehdidin sonuçta bölgesel veya millî ekonomiyi de etkilemesi sebebiyle, İcra ve İflâs Kanununa “Uzlaşma Suretiyle Borçların Yeniden Yapılandırılması” müessesesinin eklenmesi ve sermaye şirketlerinin alacaklılarla uzlaşarak borçlarının yeniden yapılandırılması ve ekonomik hayatlarına devam etmeleri sağlanmıştır.
■ 14/4/2004 tarihli ve 5133 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunla; aile mahkemelerinin görev alanının, kuruluş amacına uygun olarak yeniden belirlenmesi, Türk Medenî Kanununun 396 ilâ 494’üncü maddelerinde düzenlenen vesayet hukukuna ilişkin konuların aile mahkemelerinin görev alanından çıkarılması sağlanmış, bu hükme uygun şekilde aile mahkemelerinin vesayet makamı ve denetim makamı olarak görev yapmalarına imkân sağlayan 9/1/2003 tarihli ve 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 7’nci maddesinin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.
■ 17/7/2004 tarihli ve 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunla; terör nedeniyle veya terörle mücadele sırasında veya sonucunda zarar gören kişilerin zararlarının yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması, AİHM’ye ancak bu yolla sonuç alamayanların haklı iddialarının varlığı hâlinde başvurmaları, verilen tazminat miktarlarının haksız zenginleşme aracı olarak kullanılmasının önlenmesi sağlanmıştır.
■ Türk Ceza Kanunu üzerinde yürütülen çalışmalar sonucu, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun yerini alacak, 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kabul edilmiştir.
■ 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemek amacıyla, 4/11/2004 tarihli ve 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun kabul edilmiştir.
■ 1412 sayılı CMUK’un yerini alacak olan 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu TBMM’de kabul edilmiştir.
■ 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun yerini alacak olan 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun TBMM’de kabul edilmiştir.
B. Adalet Bakanlığınca yürütülen çalışmalar
1. TBMM Genel Kurulu gündeminde bulunan kanun tasarısı:
Yolsuzlukla Mücadele Kanun Tasarısı.
2. TBMM komisyonlarında bulunan kanun tasarıları[49]
b. İş Mahkemeleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı.
c. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısı.
3. Başbakanlıkta bulunan kanun tasarıları[50]
a. Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı.
b. Sınaî Hak Mevzuatında Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı.
c. Genel İdarî Usul Kanunu Tasarısı.
d. Adalet Teşkilâtını Güçlendirme Vakfı Kanunu Tasarısı.
e. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı.
f. Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı.
g. Kat Mülkiyeti Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine, Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına ve Kanuna Toplu Yapı ile İlgili Maddeler Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı.
h. 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Eki Cetvellerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı.
ı. Noterlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı.
i. Ticarî Sır, Banka Sırrı ve Müşteri Sırrı Hakkında Kanunu Tasarısı.
j. İdarî Yargılama Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı.
k. Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu Tasarısı.
4. Görüşe gönderilen kanun tasarıları[51]
a. Taşıt Kanununa Bağlı (1) ve (2) sayılı Cetvellerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı.
b. Devlet Sırları Kanunu Tasarısı.
5. Üzerinde çalışılan kanun tasarıları[52]
a. Türk Borçlar Kanunu Tasarısı.
b. Türk Ticaret Kanunu Tasarısı.
c. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Tasarısı.
d. Noterlik Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı.
e. Terörle Mücadele Kanunu Tasarısı.
f. Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Genel Müdürlüğünün Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı.
g. Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri Personeline Ek Tazminat Ödenmesine Dair Kanun Tasarısı.
h. Adalet Personeline Ek Tazminat Ödenmesine Dair Kanun Tasarısı.
ı. Türkiye Hâkimler ve Savcılar Birliği Kanun Tasarısı.
i. Jandarma Teşkilât, Görev ve Yetkileri Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesine Dair Kanun Tasarısı.
j. Çocuk adalet sistemine ilişkin kanun tasarıları.
– Şiddet Suçu Mağduru Çocuklara Yardım Hakkında Kanun Tasarısı.
– Çocuk Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usulleri ile Çocuklar Hakkında Uygulanacak Tedbirlere Dair Kanun Tasarısı.
– Çocukları Koruma Kanunu Tasarısı.
6. Diğer çalışma konuları
a. Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı kurulması ile ilgili çalışmalar.
b. İnternet yoluyla işlenen suçlar hakkında kanun komisyonu çalışmaları.
c. Kabahatlerin suç olmaktan çıkartılması hakkında kanun komisyonu çalışmaları.
d. Uyuşmazlıkların muhakeme dışı çözüme kavuşturulmasına ilişkin kanun komisyonu çalışmaları.
e. Çekişmesiz yargı ve alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına ilişkin kanun komisyonu çalışmaları.
C. Hâkimlerin nitelikleri
Ülkemizde, istinaf mahkemelerinin 1924 yılında kaldırılmasındaki en önemli sebeplerden birisi olarak, bu mahkemelerde görev yapan hâkimlerin niteliklerinin iyi olmaması gösterilmiştir.
İstinaf mahkemelerinde görevlendirilen hâkimler, zabıt kâtipliğinden hatta mübaşirlikten gelme eski hâkimlerdi. İlk derece mahkemelerinde ise, hukuk mezunu ve yeni hukuku okumuş genç hâkimler bulunmaktaydı. İstinaf mahkemelerinin kaldırıldığı yılların istatistiklerine bakıldığında, Yargıtay incelemelerinde, ilk derece mahkemesi kararlarının çoğunlukla onandığı, istinaf mahkemesi kararlarının ise, bozulduğu görülmektedir[53].
Esas itibarıyla, 1923 yılı Türkiye’sinde ilköğretim okulu sayısı 4.894, öğrenci sayısı 341.941, ortaokul sayısı 72, öğrenci sayısı 5.903, lise sayısı 23 ve öğrenci sayısı 1.241 ve yükseköğretim kurumu sayısı 9 ve öğrenci sayısı 2.914 iken, 2000 yılında ilköğretim okulu sayısı 36.072, öğrenci sayısı 10.480.721, genel lise sayısı 2.747, öğrenci sayısı 1.487.415, meslekî ve teknik okul sayısı 3.544 ve öğrenci sayısı 875.238’dir. Ayrıca, yine 2000 yılında yükseköğretim kurumu sayısı 1.084 iken buralardaki öğrenci sayısı da 1.508.205’dir.[54]
Görüldüğü üzere, istinaf mahkemelerinin kaldırıldığı yıllardaki eğitim durumu ile 21. yüzyıla girerken okul ve öğrencilerin standartları sayısal olarak da çok farklıdır. Bu durum, tüm kamu görevlilerine yansıdığı gibi adlî hizmetlerde görevli hâkim ve savcılar ile adlî personele de yansımaktadır.
Bugün, adlî yargı ilk derece mahkemelerinde 4.578 hâkim ve 3.002 savcı olmak üzere, toplam 7.580 hâkim ve savcı görev yapmaktadır. Yargıtay da ise, Yargıtay üyesi, Yargıtay tetkik hâkimi ve Yargıtay Cumhuriyet savcısı olmak üzere yaklaşık 835 hâkim ve Cumhuriyet savcısı görev yapmaktadır.
Askerî yargı hariç olmak üzere, adlî yargıda görev yapan hâkim ve Cumhuriyet savcısı sayısı 8.415’tir.[55]
Hâkim ve Cumhuriyet savcılarından doktora yapmış bulunanların sayısı 31 iken, yüksek lisans yapmış bulunanların sayısı 542’dir. Yaklaşık olarak 300 hâkim ve Cumhuriyet savcısı Kamu Personeli Dil Sınavından 70 ve yukarısı puan almış bulunmaktadır.
23/7/2003 tarihli ve 4954 sayılı Türkiye Adalet Akademisi Kanunuyla, hâkim, savcı, avukat ve noterler ile diğer adalet personelinin meslekî eğitimlerini gerçekleştirmek, hukuk ve adalet hayatında inceleme ve araştırmalar yapmak, karşılaşılan sorunları tespit etmek ve bunlara çözüm yolları üretmek, dokümantasyon ve koordinasyonu sağlamak üzere Türkiye Adalet Akademisi kurulmuştur.
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının İç Hukukta Yeri” konusunda, adlî ve idari yargıda görev yapan tüm hâkim ve Cumhuriyet savcıları 2004 yılı içinde yabancı uzman ve akademisyenlerin de katılımıyla eğitimden geçirilmiştir.
Bunun yanında, hâkim ve Cumhuriyet savcıları “Çocuk Ceza Adaleti”, “İnsan Ticareti ile Mücadele”, “İletişim Eğitimi” ve “Mülteci Hukuku” gibi konularda eğitim çalışmalarına ve değişik seminer ve meslek içi eğitim programlarına katılmışlardır.[56] Yine eğitim konusunda halen değişik projeler yürütülmektedir.[57]
D. Adliye personeli
28/5/2003 tarihli ve 4863 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla, yardımcı adalet personelinin seçiminde kalitenin sağlanması, hizmet ihtiyaçlarına uygun isabetli personelin seçimi amacıyla, bunların sınav ve atama usulünde değişiklikler yapılmıştır.
E. Mahkeme teşkilâtı
İstinaf mahkemelerinin 1924 yılında kaldırılmasındaki önemli sebeplerden bir diğeri ise, müstakil istinaf mahkemelerinin iki üç yer hariç kurulmamış bulunmasıdır.[58] Ağır ceza mahkemelerinde işlerin tamamı “tutuklu olarak” görülmekte olduğundan, bu mahkemelerdeki görülen davalara öncelik tanınmakta ve istinaf mahkemelerinde görülen davalar ihmal edilmekteydi.
5235 sayılı Kanunda ve usul kanunlarında öngörülen istinaf kanun yolu yargılamasının iyi bir şekilde yürütülebilmesi bakımından, Kanunun 25’inci maddesinde ölçütleri verilen şekilde uygun yerlere ve uygun sayıda bölge adliye mahkemelerinin kurulmuş olması gereklidir.
Öngörülen sistem, tam bir istinaf mahkemesi sistemi olmaktan ziyade, “genişletilmiş temyiz sistemi” olmakla birlikte, öngörülen duruşmaların “doğrudan doğruyalık ilkesine” uygun şekilde yürütülmesi, tarafların, tanıkların dinlenilmesi ve icra edilmesi gerekli keşfin doğrudan yürütülebilmesi bakımından bölge adliye mahkemelerinin 25’den aşağı olmayacak şekilde ve bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenecek yerlerde kurulmalıdır.
Bu kapsamda olmak üzere, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 9/6/2004 tarihli ve 278 sayılı Kararı ile 136 ilçedeki Cumhuriyet başsavcılıkları ile mahkemelerin kaldırılmasına ve adlî teşkilâtlarının kapatılmasına karar verilmiş, aynı Kararda üç yerdeki ağır ceza mahkemesinin kaldırılmasına da karar verilmiştir.[59] Konuyla ilgili olarak Adalet Bakanlığına yöneltilen yazılı bir soru önergesine verilen cevapta bu Kararın gerekçesi;
“1. Adlî yargı ilk derece mahkemeleri sulh hukuk, sulh ceza, asliye hukuk, asliye ceza ve özel kanun hükümleri gereği kurulması gerekli olan mahkemelerden oluşmaktadır. Bu mahkemelerde en az iki veya üç hâkim ile iki Cumhuriyet savcısı görev yapmakta, ayrıca en az bir yazı işleri müdürü, bir icra müdürü, üç zabıt kâtibi, bir mübaşir ve bir hizmetli de adlî personel olarak çalışmaktadır.
Günümüzde gelişen teknoloji ve ulaşım imkânlarıyla yerleşim birimleri arasındaki mesafeler oldukça kısalmış, iletişimin gelişmesiyle de insanlar bulundukları yerlerden resmî ve özel bir çok işlemlerini kolaylıkla yapar hale gelmişlerdir. Bu yöndeki gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda ve yargı faaliyetleri için yapılacak teknolojik alt yapı çalışmaları, bilgisayarlı çalışma ortamı, yargıdan beklenen işlev, adliyelerin durumu ve sorunları dikkate alındığında, her ilçede bir adliye bulunmasının yargı hizmetinin süratle yerine getirilmesinden ziyade aksine bir takım imkansızlıklarla karşılaşılmasına neden olduğu ve bunun sonucu olarak da adliye ve mahkemelerin sayısında yeniden bir düzenleme yapılmasının zorunlu olduğu tespit edilmiştir.
Yapılan araştırma ve tespitler sonucu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 09.06.2004 tarih ve 278 nolu kararı ile kapatılan 136 ilçe adliyesinin bulunduğu ilçelerin 50’sinin toplam nüfusunun 9.000 ve altında, 62’sinin 10.000 ilâ 19.000 arasında, 20’sinin 20.000 ilâ 29.000 arasında, 4’ünün 30.000 ve üzerinde nüfusa sahip olduğu; çoğunda devlet hastanesi ve uzman doktorun bulunmadığı; 74 ilçede emniyet teşkilâtının faaliyete geçirilmediği; hiçbirinde cezaevinin bulunmadığı; bir kısım ilçelerde banka şubesi bulunmadığından adlî hizmetlerin görülmesi için zorunluluk gerektiren mahkemeler kasa hesapları ve harç tahsil işlemlerinin ikmalinde, bilirkişi ücretlerinin ödenmesinde, personel maaşlarının ödenmesinde sorunlar yaşandığı; söz konusu ilçelerden sadece 5’inde müstakil adliye binasının olduğu, 79 ilçede apartman, işhanı ve benzeri amaçlarla inşa edilmiş kiralık binalarda, 14 ilçede belediye başkanlığına ait binalarda, diğer bir kısım adliyelerde ise hükümet konaklarında veya idarî organlarca tahsis edilen bölümlerde yargı hizmetlerinin yürütülmeye çalışıldığı; adalet hizmetinin görüldüğü bu yerlerde yeterli duruşma salonları bulunmadığından hakimlerin makam odalarında duruşma yapmak zorunda kaldıkları, bu durumun ise Anayasamızın 141’inci maddesinde yer alan “duruşmaların aleniliği” ilkesinin uygulanabilirliğini önemli ölçüde zaafiyete uğrattığı; 131 ilçede lojman bulunmadığı ve mevcut lojmanların ise yetersiz olup esaslı onarım gerektirdiğinden, ataması yapılan hâkim, Cumhuriyet savcısı ve personelin yerine getirdikleri görevle bağdaşmayacak nitelikte güçlüklerle karşılaştıkları ve bu durumun ekonomik ve sosyal yönden olduğu kadar psikolojik yönden de yaşamlarını olumsuz yönde etkilediği; son dört yılın adlî istatistikleri ve gelen dava dosyası sayıları incelendiğinde, bir kısım adliyelerdeki iş yükünün çok artarak bir hâkimin bir yıl içinde bakabileceği davanın çok üzerinde bir sayıya ulaştığı, buna karşılık bir kısım adliyelerde ise mahkemelere gelen dava dosyası sayısının hâkim ve Cumhuriyet savcılarının terfilerinde esas alınan sayısal kriterlerin de çok altında kaldığı; öyle ki, büyük merkezlerde bir hâkim yılda 5.000 ilâ 10.000 dava dosyasında yargılama yapmak zorunda kalırken, küçük yerleşim yerleri adliyelerinde ise bu sayının 50 ilâ 100 dava dosyasında kaldığı, bu durumun sayı ve iş yükü açısından hâkim, Cumhuriyet savcısı ve personel
